H-) Kur`ân`da Tevrat ve İncil hakkındaki ayetlerden bazıları şöyledir:
***"Kendinden önce gelen Tevrat`ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri
üzerinde, Meryem oğlu İsa`yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içinde doğruya
rehberlik ve nur bulunmak, önündeki Tevrat`ı tasdik etmek, sakınanlara bir
hidayet ve öğüt olmak üzere İncil`i verdik." (Maide Suresi {5}, Ayet 46).
***"Yanlarındaki Tevrat ve İncil`de yazılı buldukları O Elçiye, O Ümmî
(okuma yazma bilmeyen) Peygambere uyanlar var ya. İşte O Peygamber
onlara iyiliği emreder, kötülükten men eder, temiz şeyleri helal, pis şeyleri
haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygambere
inanıp O`na saygı gösteren, O`na yardım eden ve Onunla birlikte gönderilen
Nûr`â (Kur`ân`a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır." (A`raf Suresi
{7}, Ayet 157)
***"Hatırla ki Meryem oğlu İsa: `Ey İsrailoğulları! Ben size Allah`ın elçisiyim,
benden önce gelen Tevrat`ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed
adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim.' demişti. Fakat O
kendilerine açık deliller getirince: `Bu apaçık bir büyüdür.' dediler."(Saff
Suresi {61}, Ayet 6)
***"Andolsun ki Allah, İsrailoğulları`ndan söz almıştı. (Kefil olarak) içlerinden
on iki de başkan göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: ``Ben sizinle
beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime inanır,
onları desteklerseniz ve Allah rızası için (insanlara faizsiz) borç verirseniz
andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi, altından ırmaklar akan
cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr yolunu tutarsa, doğru
yoldan sapmış olur.'' Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledik ve
kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (kitaplarını
tahrif ederler). Kendilerine öğretilen hükümlerin önemli bir bölümünü de
unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine
de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever. ``Biz
Hristiyanlarız'' diyenlerden de kesin sözlerini almıştık ama onlar da
kendilerine öğütlenenlerin önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple
kıyamete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onlara
yaptıklarını haber verecektir. Ey kendisine kitap indirilmiş olan insanlar!
Resulumuz size Kitap`tan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere
geldi, bir çoğunu da affediyor. Gerçekten size Allah`tan bir nur, apaçık bir
kitap geldi. Allah, hoşnutluğunu isteyen kişileri onunla kurtuluş yollarına
götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola
iletir. "Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih`dir" diyenler andolsun ki kâfir
olmuşlardır. De ki: 'Madem öyle; Allah, Meryem oğlu Mesih`i, annesini ve
yeryüzündekilerin hepsini yok etmek isteserse Allah`a kim engel olabilir!
Göklerde, yerde ve ikisi arasında her ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah`a aittir.
O, dilediğini yaratır ve Allah`ın her şeye gücü yeter.' Yahudiler ve
Hristiyanlar: 'Biz Allah`ın oğulları ve sevgilileriyiz.' dediler. De ki: `Madem
öyle, Allah günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Dediklerinizin
aksine siz de O`nun yarattığı insanlarsınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine
azap eder. Göklerde, yerde ve ikisi arasında ne varsa mülkiyeti Allah`a aittir.
Sonunda dönüş de ancak O`nadır. Ey kendisine kitap indirilmiş olan insanlar!
Peygambersiz geçen bir sürenin ardından size Elçimiz geldi. (Yarın bir gün):
"Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi!" demeyesiniz diye size gerçekleri
açıklıyor. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir. Allah`ın her şeye gücü
yeter." (Maide Suresi {5}, Ayet 12...19)
Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere Hz. Muhammed
(s.a.v)`in getirdiği ilkeler
arasında, O`ndan önce gelmiş fakat bazı bozulmalara uğramış inançlara bir
karşı duruş ve itiraz da vardır. Aslında bütün peygamberler temel inanç olarak
"Allah`ın bir, tek, eşsis ve ortaksız olduğu (tevhid) ve ahiret inançlarını"
getirmişler; uygulama ve ibadet şekilleri ile ilgili bazı emirler ise insanlığın ve
devrin o zamanki durumuna göre farklılıklar gösterebilmişti. Şu Kur`ân ayeti
bu gerçeğe işaret eder: "`Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.' diye
Nûh`a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim`e, Musa`ya ve İsa`ya
tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu din,
Allah`a ortak koşanlara ağır geldi..." (Şûrâ Suresi {42}, 13)
Ancak ilâhî kitaplardan Zebur, Tevrat ve incil bazı iyi veya kötü niyetli
kişilerin müdahaleleri, savaşlar, mücadeleler ve çeşitli faktörler sonucu
değişikliğe ve bozulmaya uğramış; böylece Allah`ın birliğini kabul, onun
emirlerine uymak ilkelerinden uzaklaşmış ve bazı kişiler için de yeni gelen
hak Elçi`den yüz çevirme gibi bir sonuç da doğurmuştur.(Kur`ân dışındaki kutsal kitapların bozulması konusunda sözü fazla uzatmak
istemediğimden ayrıntıya girmiyorum. Fakat objektif bir inceleme yapıldığı
veya konu ile ilgili çalışmalara bakıldığı takdirde bu kutsal kitaplardaki
bozulma ve çelişkiler kolaylıkla tesbit edilebilir. Bu gerçeği bugün ve
geçmişte birçok Hristiyan da bilmekte ve itiraf etmektedir. Bir örnek olarak,
biraz ünlü olması ve kitabının birçok yerinde Hristiyanlığı savunması
sebebiyle burada İngiliz filozofu Thomas More (Morus)`un (1478-1535)
Utopia kitabı sayfa 54`te Raphael`in ağzından yaptığı şu itirafı vermek
istiyorum: "...İsa`nın usta sözcüleri sizin demin dediğiniz gibi yanlamasına bir
yol tuttular; insanların, kötü alışkanlıklarını Hristiyanlığa uydurmaktan
kaçındıklarını görünce, İncil`i insanların kötü alışkanlıklarına göre eğip
büktüler. Bu ustaca manevra nereye götürdü onları? İnsanların vicdan rahatlığı
ile kötülük edebilmelerini sağlamış oldular.")
I-) Hz. Muhammed (s.a.v)`in gelmesine aracılık ettiği İslam dini Allah`a ortak
koşmanın çok büyük bir hata olduğu ve affedilemeyeceği üzerinde özellikle
duruyordu. Hz. Muhammed (s.a.v) peygamber olarak gönderildiği zamanlarda bu
yanlış inanca saplanmış olan gruplar şunlardı:
1-Puta tapanlar: Arap toplumundaki bu kişiler aslında Allah`ı kabul ediyor,
fakat taptıkları putları Allah ile kendileri arasında bir aracı kabul ediyorlardı.
2-Güneşe ve aya tapanlar: Bunlar güneş ve ay gibi varlıklara tanrı diye tapıyorlardı.
3-Yahudiler: "Uzeyr Allah`ın oğludur!" diyorlardı.
4-Hristiyanlar: "İsa Allah`ın oğludur!" diyorlardı ve teslis (üçleme, yani
tanrının baba+oğul+kutsal ruhtan meydana gelmesi) inancına sahip idiler.
Bu inanışların hepsi de herşeyin sahibi olan ve her şeye gücü yeten Allah`a
ortaklar koşmaktı ve bunun adı "şirk" idi.
Kur`ân sırasıyla bu grupların hepsine şöyle uyarıda bulundu:
1-"...Söylesenize! Allah`ı bırakıp taptığınız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar,
göstersenize bana. Yoksa onların göklere ortaklıkları mı vardır? Eğer doğru
söyleyenlerden iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi
kalıntısı varsa onu bana getirin. Allah`ı bırakıp da, kıyamet gününe kadar
kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? Oysa
taptıkları şeyler onların tapmalarından bile habersizdirler."(Ahkaf Suresi {46},
Ayet 4-5)
2-"Gece ve gündüz, güneş ve ay O`nun ayetlerindendir. Eğer Allah`a ibadet
etmek istiyorsanız, güneşe de aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah`a
secde edin."(Fussılet Sûresi {41}, Ayet 37)
3-"Yahudiler `Uzeyr Allah`ın oğludur.' dediler. Hristiyanlar da `Mesih Allah`ın
oğludur.' dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir.
Sözlerini daha önce inkâra sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar..." (Tevbe
Suresi {9}, Ayet 30).
4-"Andolsun ki: `Allah, kesinlikle Meryem oğlu Mesih`tir.' diyenler kâfir
olmuşlardır. Halbuki Mesih: `Ey İsrailoğulları! Benim ve sizin Rabbiniz olan
Allah`a kulluk ediniz. Biliniz ki kim Allah`a ortak koşarsa muhakkak Allah ona
Cennet`i haram kılar, artık onun yeri ateştir ve zalimler için hiçbir yardımcı
yoktur.' demişti. Andolsun ki: `Allah, üçün üçüncüsüdür' diyenler de kâfir
olmuşlardır. Halbuki bir tek Allah`tan başka hiçbir tanrı yoktur. Eğer bu
söylediklerine bir son vermezlerse, içlerinden kâfir olanlara acı bir azap isabet
edecektir. Hâlâ Allah`a tevbe edip O`ndan bağışlanma dilemeyecekler mi?
Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Meryem oğlu Mesih ancak bir
resuldür. O`ndan önce de birçok resuller gelip geçmiştir. Annesi de çok doğru
bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl
açıklıyoruz, sonra bak (haktan) nasıl yüz çeviriyorlar." (Mâide Suresi {5}, Ayet
72...75).
Evet, Hz. Muhammed (s.a.v)`in getirdiği inanç sistemi bu tip inançların yanlış ve
tehlikeli olduğuna böyle dikkat çekiyor ve bunlardan mutlaka vazgeçilmesini
istiyordu. İslam`a göre Allah`a ortak koşmak demek olan şirk, günahların en
büyüğü idi. Bu inanca devam edildiği ve bu inançla öbür dünyaya gidildiği
takdirde çok vahim sonuçlar doğuracak bir inançtı. Bu konuda Allah
Kur`ân`da şöyle buyurdu: "Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz;
bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah`a ortak koşan kimse
büyük bir günah ile iftira etmiş olur." (Nisâ {4}, 48).
Şayet Hz. İsa`nın babasız olarak doğumu tuhaf bulunduğu için o bir tanrı
olarak görüyorlarsa; o zaman akla hem annesiz hem de babasız olarak
meydana gelmiş olan ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem`i getirmeli. Oysa
ki hiç kimse Hz. Adem için tanrıdır dememekte, hem de bırakın tanrılığı onu
işlediği bir hatadan dolayı bütün insanların hatta yeni doğan tertemiz, pamuk
gibi bebeklerin bile "aslî günah"a sahip olmasının sebebi kabul edilmektedir.
İslam bu tür inançları kabul etmeyerek bunlardan vazgeçilmesini ister. İnsanın
dünyaya günahkâr olarak geldiğini kabul etmez. Çünkü bu bir haksızlık ve
adaletsizlik olur. Şayet Hz. Adem bir günah işlemişse, bu durum diğer
insanların bundan sorumlu olmasını gerektiremez. Çünkü herkes kendi
yaptıklarının hesabını vermekle yükümlüdür.
İslam bir de şu gerçeği ortaya koyar: Allah`ın tevbe eden suçluları bağışlamak
için bir suçsuzu, bir masumu veya Hz. İsa`yı cezalandırmaya ihtiyacı yoktur;
çünkü Allah şöyle der: "Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir;
kim de doğruluktan saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr
başkasının günah yükünü üstlenmez..." (İsrâ Sûresi {17}, 15)
Hz. Muhammed (s.a.v)`in bütün gayreti insanların bu bozuk inançlardan kurtularak;
dünya ve ahiretlerinde mutlu ve huzurlu olmalarını sağlayacak İslam`ı kabul
etmeleri idi. Her ne kadar Yahudiliği de, Hritiyanlığı da Allah`ın gönderdiği
peygamberler getirmişse de çeşitli faktörler sebebiyle bu inançlar bozulmaya
uğramış ve gönderiliş amaçlarından sapmışlardı. Bu yüzden artık insanların,
hükmü kıyamete kadar sürecek ve bütün hâk dinlerin en son ve en mükemmel
versiyonu olan İslam Dini`ni kabul etmeleri gerekiyordu.
(Bu durumu bilgisayarcıların daha iyi anlayacağı bir dille anlatacak
olursak; tabiri caizse İslam Dini bütün hak dinlerin en yeni ve virüssüz bir
sürümü gibidir. Her yeni versiyon bilgisayar programının önceki versiyonu içermesi
gibi, İslam da önceki hak dinleri bünyesinde barındırıyor. İslam`a geçmek için
önceki tecrübe, yaşantı ve duyguların üzerine tamamen bir çizgi çekmek ve hepsini
tamamen silmek gerekmiyor. Bildiğiniz gibi yeni versiyon için sadece "upgrade"
yapacaksınız. "Installer"ınız sağlam ve kullanılabilir dosyaları bırakacak fakat
bazı gereksiz ve virüslü dosyaları silecek; onların yerine daha iyi ve
virüssüz dosyaları ekleyecek. Bu yeni versiyonla artık, eski hâk dinlerde
bazı "HACKER"`lar sebebiyle meydana gelmiş virüslerden kurtulma şansı elde
ediliyor; ayrıca bu versiyonun yeni ve daha güzel özellikleri de var tabii.
Bir de "HACKER"`lar bu yeni versiyonu hiç bozamayacaklar ve kıyamete kadar
bu versiyon kullanılacak.)
Hz. Muhammed (s.a.v), bütün insanlara, bu mesajları ulaştırmaya çalıştı.
Hükümdarlara, valilere elçiler, mektuplar gönderdi. Tek olan Allah`a imana
ve onun gönderdiği din olan İslam`ı kabule çağırdı ve şöyle dedi: "Bir kul
İslam`a girer ve bu girişi de güzel olursa; daha önce yapmış olduğu bütün
iyilikleri Allah onun lehine yazar, daha önce işlemiş olduğu kötülükleri ise
affeder. Müslüman olduktan sonra yaptıkları da şu şekilde muamele görür:
Yaptığı her iyilik için en az on misli olmak üzere yediyüz misline kadar sevap
yazılır. İşlediği her bir kötülük için de, -Allah affetmediği takdirde- bir günah
yazılır."
Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi O`nun bu gayreti herhangi bir
maddî ve dünyevî çıkar sebebiyle değil şu ayetlerin de işaret ettiği gerçeklere
inanmasından ve bunları insanlara anlatmakla görevlendirilmiş olmasından
kaynaklanıyordu:
---"Muhakkak ki Allah katında hak din İslam`dır. Kitap verilenler (Yahudi ve
Hristiyanlar) kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden
ayrılığa düştüler. Allah`ın ayetlerini yalanlayanlar bilmelidirler ki Allah`ın
hesabı çok çabuktur. Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: ``Bana uyanlarla
birlikte ben kendimi Allah`a teslim ettim.'' Kitap verilenlere ve verilmeyenlere
de: ``Siz de Allah`a teslim oldunuz du?'' de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu
buldular demektir. Yok eğer yüz çevirdilerse sana düşen yalnızca
duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir." (Ali İmran Sûresi {3},
19,20).
---"Kim İslam`dan başka bir din ararsa bilsin ki, kendisinden böyle bir din asla
kabul edilmeyecek ve o, ahirette kaybedenlerden olacaktır." (Ali İmran Sûresi
{3}, 85).
Evet, Hz. Muhammed (s.a.v), hükmü kıyamete kadar geçerli olacak son hak din olan
İslam`ı ve son hak kitap olan Kur`ân`ı getiren; son hak peygamberdir. O`ndan
sonra hiçbir peygamber gelmeyecek ve insanlık O`nun getirdiği ilkeler ile
dünyanın son gününe kadar iyiliği, mutluluğu, huzuru ve doğruluğu
bulabilecektir: "...O, Allah`ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur."
(Ahzab {33}, 40). "Benimle peygamberlerin misali bir adamın misalidir ki; bir
ev yapmış onu tamamlamış ve güzelleştirmiştir. Ancak bir kerpiç yeri boş
kalmıştır. O eve girip bakanlar: `Ne güzel ev, ancak şu kerpiç yeri boş
kalmamış olsaydı.' derler. İşte ben o kerpiç yerindeyim. Benimle bütün
peygamberlere son verilmiştir. Allah`ın selamı onların üzerine olsun."
J-)Şahsen benim bazı zamanlarda düşündüğüm ve tarihin ilginç bir
tekerrürü olarak gördüğüm bir olayı burada sizlere de anlatmak istiyorum:
Şunu açıkça kabul etmek gerekiyor ki; Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam`ın
birbirine benzeyen birçok yönü var. En azından hepsi de İbrahim`den,
Yakub`dan, Yusuf`tan, Musa`dan, İsa`dan (Allah`ın selamı onların üzerine
olsun); Zebur`dan, Tevrat`tan, ve İncil`den bahsediyor ve bunları gönülden
kabul ediyor. Bu benzerlikler bize açıkça gösteriyor ki bunların hepsini
de gönderen tek bir kaynak yani herşeyin sahibi olan Yüce Allah.
İşte benim ilginç bulduğum durum buradan başlıyor. Bir zamanlar Hz. İsa,
İncil ile Yahudiler`e gelmiş ve kitapları Tevratta geleceği yazılı olan,
bekledikleri peygamberin kendisi olduğunu söylemiş; ama onlar O`nun
getirdiği ilkeleri kabul etmemiş ve O`na birçok eziyetlerde bulunmuşlar.
O`nun getirdiklerine uydurma ve O`na yalancı demişler. Hz. İsa`yı kabul eden
insanlar genelde Yahudiler`in dışındaki yeni Hristiyanlar olmuş. Yani
Yahudiler o zaman için gelmiş bu yeni peygamberi ve getirdiği ilkeleri
görmezden gelmişler ve hiç yokmuş gibi saymışlar. Belki de o zamanki
Hristiyanlar Yahudiler`e, artık Hz. Musa`nın getirdiği hükümlerin sona
erdiğini, Hz. İsa`nın O`nun getirdiği ilkeleri doğruladığını ancak artık
peygamber olarak Hz. İsa`ya ve kitap olarak İncil`e inanmaları gerektiğini
anlatmışlar, buna inanmadıkları için onlar adına üzülmüşler ve belki de onlara
kızmışlardır. Daha sonra 610`lu yıllarda Muhammed (s.a.v) adında bir peygamber
gelmiş ve önceki peygamberleri ve kitapları doğruladığını, kendisinin de en
son peygamber olduğunu söylemiş. Bu sefer de O`nu ve getirdiği ilkeleri hem
Yahudiler hem de Hristiyanlar görmezden gelmişler, hiç yokmuş gibi kabul etmişler
ve bazıları bugün de buna devam ediyor. İşte bazı zamanlarda beni
düşündüren ve "Tarih tekerrürden ibarettir."sözünü de daha iyi anlamamı sağlayan
olay budur.
K-) Hz. Muhammed (s.a.v)`e inanıp dediklerini yapınca ne olacak?
İslam, dünyayı tamamen reddetmeyi ve acı çekmeyi savunan aşırı
ruhçular ile maddeyi herşey kabul eden ve güçsüze yaşama hakkı tanımayan
aşırı maddeci uç ve zıt anlayışların uzağındadır. Yukarıda da belirttiğimiz
gibi Hz. Muhammed (s.a.v): "Sizin en hayırlınız dünyası için ahiretini; ahireti için
dünyasını terketmeyeninizdir."sözüyle bunu belirtir. Şu Kur`ân ayetleri bu
duruma işaret eder:
--- "Allah`ım bize bu dünyada da, öbür dünyada da iyilik ver..." (Bakara
{2}, 201).
---"Allah`ın sana verdiğinden (O`nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste;
ama dünyadan da nasibini unutma. Allah`ın sana iyilik ettiği gibi, sen de
insanlara iyilik et." (Kasas{28}, 77).
İslam inancı hem bedeni hem de ruhu geliştirerek bütün insanî yönlerin
ahenkli bir dengesini kurar. Böylece iki aşırılığın ortasında yer alan insanların
çoğunluğu tarafından kolayca yaşanabilir. Girişte verdiğimiz ve bu yazının
da yazılma sebebi olan İslam inancınına ait otuz söz ve bu inanca ait diğer
sözler objektif olarak incelenecek olursa bunların, yine insanlığın
çoğunluğu tarafından kolayca kabul edilebilir ve insan aklına uygun
nitelikte ilkeler olduğu görülür.
İslam insanın maddî ve ruhî ihtiyaçları üzerinde ısrarla durmakla kalmamış,
birini diğeri lehine feda etmeden bunların birbirini tamamlayan bir bütün
haline getirilmelerini istemiştir. Manevî ibadetler yüklemişse bunların maddî
faydalarına da dikkat çekmiştir. Maddî faydaya dayalı bir emir vermişse bunun
ruhî faydası da olduğuna işaret etmiştir.4 Mesela Kur`ân`daki bir çok ayette
zekât vermenin öbür dünyada sağlayacağı faydalardan bahsedilirken; diğer bir
kısım ayetlerde de zekât veren kişiye Allah`ın bu verdiğini fazlasıyla geri
döndüreceğine, yani bu ibadetin dünyevî faydasına da işaret edilir. Şu iki
ayeti bu konuda örnek olarak verebiliriz:
---(Öbür dünyadaki fayda-->) "Namazı kılın, zekâtı verin. Önceden kendiniz
için yaptığınız her iyiliği Allah`ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah,
yapmakta olduklarınızı noksansız görür." (Bakara {2}, Ayet 110).
---(Bu dünyadaki fayda--->) "Allah yolunda mallarını harcayanların örneği,
yedi başak bitiren bir dane gibidir: Her başakta yüz dane vardır. Allah
dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah`ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir."
(Bakara Suresi {2}, Ayet 261).
Şu ayet de hem öbür dünyaki hem de bu dünyadaki faydayı aynı anda göstermektedir
ve konumuz için tam uygun düşen bir örnektir: "Allah`ın rızasını
kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını iyilik
yolunda harcayanların durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye
benzer ki üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur
yağmasa bile çisintisi düşer (de yine ürün verir). Allah yaptıklarınızı
görmektedir." (Bakara Sûresi {2}, Ayet 265).
Hz. Muhammed (s.a.v)`in "Zekat İslam`ın köprüsüdür." sözü de bu ibadetin hem
öbür dünyada mutluluğa; hem de bu dünyada insanların kalbine ve iyiliğe bir
köprü olduğuna işaret ettiği düşünülebilir.
Tek tek ele alıp ayrıntılara girmeden kesinlikle söyleyebiliriz ki; İslam`ın
diğer bütün emirleri ve ibadetlerinin de aynı şekilde hem maddî hem de manevî
yararları vardır. Bir diğer anlatımla, sadece inandığından dolayı ve sadece
Allah için yapılmış bir davranış İslam`a göre çift değere sahiptir. Böyle bir
hareket maddî kazançtan hiçbir şey eksiltmeksizin, manevî yararlar da sağlar.5
Meselâ bir kişinin ailesini geçindirmek ve onlara helâl kazanç götürmek için
çalışması ve para kazanması; ibadetlerini tam yerine getirebilmesi için yemek
yemesi ve hatta Hz. Muhammed (s.a.v)`in de deyimiyle dinin yasakladığı zina günahına
düşmemek için hanımıyla ilişkide bulunması bile müslüman kişiye sevap
kazandırır.
Buna karşılık aynı davranışlar sadece maddî bir kazanç için yapılmışsa, bu
kazanca ulaşılabilir ama manevî kazançtan yoksun kalma sonucunu doğurur.
Hz. Muhammed (s.a.v)`in şu ünlü sözünü burada hatırlatalım: "Muhakkak ki yapılan
işler niyetlere göre değerlendirilir."

Hz. Muhammed (s.a.v)`in getirdiklerini yani İslâm`ı kabul etmek kişinin hayatına
anlam getirir. İnsanlar bu dünyaya Allah`ın bir halifesi olarak, ona kulluk
etmek için ve dünya hayatı boyunca hangisi daha iyi davranışlar sergileyecek diye
denenmek üzere gönderilmiştir. Sonuçta bütün insanların yaptığı iyilik veya
kötülüklerin hesabı görülecek ve kişilere buna göre karşılık verilecektir.
Gücü her şeye yeten; herşeyi gören, duyan ve bilen tek bir Allah`a inanmak
kişiye huzur, güven ve rahatlık verir. Kişi yalnız kaldığında, birşey isteyince,
birşeye üzülünce veya başına bir felaket gelince O Allah`a sığınır.
Allah inancı, insanlarla beraber bulunan ve her yaptıklarını yazmakla görevli
meleklerin olduğu inancı ve bir de ahirette herkesin dünyadayken yaptıklarının
hesabını vereceği inancı, kişinin hareketlerini kontrol eder. Bu inançlar sayesinde
kişi yalnız kaldığı zaman bile hareketlerine dikkat eder. Kişiler bu inanca
sahip olursa rüşvet, yolsuzluk, haksızlık, yalan, zina, gıybet gibi toplumu
kemiren birçok hastalık sona erer.
İslam inancına göre dünya hayatı aynı zamanda kişiler için bir imtihan yeridir.
Dolayısıyla insanın işleri her zaman istediği gibi gitmeyebilir ve kişi birçok
sıkıntı ve üzüntü verici durumla karşılaşabilir, bazen çok çalışsa da
hedeflediği başarıya ulaşması geçikebilir. Veya bazen kişi, kötü insanların
haksızlıklarına maruz kalabilir ve bütün uğraşlarına rağmen herhangi bir
şekilde onlardan hakkını geri alamayabilir. İşte bu gibi zor durumlarda Allah,
ahiret ve kader inançları ile dinin birçok yönlendirmesi kişiye destek olur ve
onu umutsuzluk, keder, karamsarlık ve stresten korur, hayata bağlar. (Geniş
bilgi için bakınız "Tevekkül") Yapılan sosyolojik araştırmalarda intihar
olaylarının çoğunlukla dindar olmayan kişilerde görüldüğü saptanmıştır.
Peygamberlere ve kitaplara iman insana yaşantısını ve aklî kabullerini kontrol
için; iyinin ve doğrunun, hayatın ve ölümün anlamının şaşmaz tanımını
bulmak için sağlam birer kaynak görevini görür.
Kişiden yapması istenen ibadetlerden namaz kişinin hayatına maddî ve
manevî yönden bir düzen verir. İnsan kendisini yaratan ve birçok nimetler
veren Rabbine karşı en azından bu yolla küçük bir teşekkür edebildiğini
düşünerek rahatlar. Bu dünyası ve öbür dünyası için dua eder. Namaz
kılmaya camiye giderek kendisiyle aynı duyguları paylaşan insanlarla beraber
olur. Şehirleşme ve modernleşme sonucu kişilerde oluşan hiçlik duygusu,
ferdîleşme, yalnızlaşma, stres, insanlardan hoşlanmama, onlarla
kaynaşamama gibi durumlara karşı kişiyi korur.
Oruç ibadeti nefsin isteklerini engellemeyi öğrenmeyi ve kendini
olgunlaştırmayı sağlar. Fakirlerin ve açların halini anlamaya, merhamet
duygularının gelişmesine sebep olur. Doktorlar namaz ve oruç ibadetlerinin
tıbbî yönden de birçok faydaları olduğunu söylemektedirler.
Hac ibadeti farklı ülkelerden birçok müslümanın buluşmasını sağlar. Kâbe`yi,
Hz.Muhammed (s.a.v)`in ve arkadaşlarının kabirlerini ve hatıralarını kendi gözleriyle
görmek, onların bir zamanlar oralarda hayat sürmüş olduklarını, o havayı teneffüs
etmiş olduklarını bilmek müslümana çok yüksek duygular verir.
Zekât ibadeti zengin ile fakiri birbirine yaklaştırır, böylece
toplum birbirine kenetlenir. Hatta bu ibadet tam anlamıyla ve sistemli bir
şekilde uygulansa bu sene zekât alan birçok fakir, seneye diğer fakirlere
zekât verebilecek duruma bile gelebilir.
Hz. Muhammed (s.a.v)`in getirdiği ilkelere uymanın sağlayacağı sonsuz mutluluk ise
bu saydıklarımıza oranla çok daha büyüktür. O bir sözünde bu konu ile ilgili
şöyle söylemiştir: "Allah-u Te`âlâ buyurdu ki: ``Ben iyi kullarım için gözlerin
görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir insanın hayal ve hatırına gelmeyen
nimetler hazırladım.''"
Aynı manaya gelen bir ayette şöyledir: "Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için
göz aydınlığı olacak ne mükâfatların saklandığını kimse bilemez." (Secde
{32}, 17)
Şu ayetlerde de Hz. Muhammed (s.a.v)`e uyan iyi kulların gireceği Cennet`in bazı
özelliklerinden bahsedilmektedir: "...İşte bu yüzden Allah onları o günün (hesap gününün)
fenalığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.
Sabretmelerine karşılık onlara Cennet`i ve (oradaki) ipekleri lütfeder. Orada
koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar; ne yakıcı sıcak görülür orada, ne de
dondurucu soğuk. (Cennet ağaçlarının) gölgeleri üzerlerine sarkar; kolayca
koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur. Yanlarında gümüş kaplar ve
billur kâselerle, gümüş beyazlığında şeffaf kupalarla dolaşılır ki, sâkiler bu
(Cennet şarabını) ölçüsünce tayin ve takdir ederler. Onlara orada bir kâseden
içirilir ki, (bu şarabın) karışımında zencefil vardır. (Bu şarap) orada bir
pınardandır ki adına Selsebîl denir. O insanların etrafında öyle ölümsüz genç
arkadaşlar dolaşır ki, onları gördüğünde etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın.
Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün.
Üzerlerinde yeşil ipekten ince ve kalın elbisler vardır; gümüş bilezikler
takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz bir içki içirir. (Onlara şöyle denir:)Bu
sizin için bir mükafattır. Sizin gayretiniz karşılığını bulmuştur."
(İnsan Sûresi {76}, 11...22).
Buna karşılık onun getirdiği ilkelere uymayanlar dünya hayatlarında bugün
birçoğunu gördüğümüz zina, kumar, içki, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklar;
sadakatsizlik, dolandırıcılık, suistimal, adam kayırma, rüşvet gibi ahlâkî
bozukluklar; manevi çöküntü, bunalım, depresyon, intihar gibi rahatsızlıklar
ile gerek şahsen gerek toplum olarak yüz yüze geleceklerdir. Dünya hayatından
sonra ahirette ise birçok ayette anlatılan o korkunç Cehennem`e gireceklerdir:
"Doğrusu biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş
hazırladık."(İnsan Sûresi {76}, 4)
L-)Bu satırları yazan kişiye bazı sorular:
Soru: Ya bu anlattıklarınızın hepsi akıllıca planlanmış birer düzmeceden ve
yalandan ibâretse o zaman ne olacak?
Cevap: Müslümanlar Hz. Muhammed (s.a.v)`in getirdiği ilkelere gönülden iman
ederler. Eğer bu yazının bütününü objektif olarak okumuşsanız, siz de O`nun
getirdiği ilkelerin oluşturduğu İslam dîninin bir yalandan ibâret olamayacağına
dair birçok delil bulursunuz.
Bir de Hz. Muhammed (s.a.v)`in getirdiği kitaba ve ilkelere uydurma ve düzmece diyen
birinin bunlara karşılık sağlam ve mantıklı delilleri olan başka bir kitap
ve inanç sistemi de getirebilmesi gerekir. Çünkü en azından ben ve benim gibi birçok
insan, bir dînî hayat yaşamak istiyoruz; dini bir ihtiyaç olarak görüyoruz. Sonra
bu ilkeleri getirmiş olan kişinin hayatı bütünüyle iyinin ve doğrunun mücadelesini
vermekle geçmiş, tertemiz ve örnek bir hayat olmalı ki ona güvenelim.
Eğer bu özelliklerde karşı referanslarınız yoksa Hz. Muhammed (s.a.v)`in getirdiklerine
uydurma ve düzmece demeye mantıken hakkınız da yoktur.
Fakat şimdi bütün bu gerçeklere rağmen, sizin sesinize kulak vererek, bir
anlık bu ilkelerin hepsinin düzmece ve yalan olduğunu düşünelim; bir de bu
düzmece ve yalan ilkelere inanan ve gereklerini yerine getiren bir müslüman
insan düşünelim:
Bu müslüman bu ilkelere uyup da neler yapacaktır: Bir Allah`a inanacak ve
O`na hiçbir ortak koşmayacak, ayrıca diğer iman ilkelerini de kabul edecek. Bu
imanın uzantısı olarak ibadetlerini yapacak: Namaz kılacak, oruç tutacak,
parası varsa fakirlere yardım edecek, hacca gidecek. Bunlara ek olarak
kimseyi haksız yere öldürmeyecek; kimsenin malına, namusuna göz dikmeyecek, vatanını
sevecek; içki, kumar, zina, faiz, rüşvet, karaborsacılıktan uzak duracak;
adaletsizlik, tartıda hile, yalancılık, dolandırıcılık yapmayacak; anne babasına,
akrabasına, komşusuna, yetime, yoksula, yolda kalmışa iyilik edecek; kısacası
ömrü boyunca öbür dünyasını da düşünerek hareketlerine dikkat edecek ve
inandığı Allah`ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışarak yaşayan bir insan olacak.
Şimdi bu noktada düşünelim: Bir anlık uydurma ve yalan saydığımız bu
ilkelere inanmış olan bu insanın dünyada ve öldükten sonra durumu ne olacak?
Bu insan dünyada iken her konuda hakkı olan ne ise onu aldığına göre maddi yönden
kaybettiği hiçbir şey yoktur. Yine maddi ve manevi yönden bu insan yaşarken de
mutlu olacaktır; çünkü içki, uyuşturucu, kumar, zina gibi yasaklardan kaçınarak
parasını, sağlığını ve aklını koruyacaktır. Haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk,
rüşvet gibi yanlış davranışlara düşmeyerek birgün yakalanma korkusu ve vicdan
azabı gibi duyguları yaşamayacaktır. İbadetlerini yapmak ona ruh ve gönül huzuru
verecektir. Bu insanın iyiliğinden ailesi, komşusu, çevresi ve toplumu birçok
fayda görecektir.
Ve nihayet birgün gelip her insan gibi onun da hayatı sona erecek. Onun
ölümünün ardından geride bıraktığı insanlar şöyle diyecekler: "Çok iyi
bir insandı, kimseyi kırmadı, kimseye zararı dokunmadı, kimseye haksızlık
etmedi. Hepimiz onu çok seviyorduk ve ondan hep iyilik gördük. O artık
kalbimizde ve dilimizde iyi bir insan olarak anılarak yaşayacak..."
Daha sonra, bir gün gelip, onun inandığı ilkelerin tam tersi bir hayat
yaşamış ve geride bıraktığı insanlar tarafından da kötü olarak hatırlanan
insanlar gibi, onun da cesedi çürüyüp gidecek. Ama bir farkla; onun
iyilikleri yaşayacak, o hep "iyi biri" olarak anılacak ve yeni nesillere
örnek bir insan olarak hatırlatılacak.
Dolayısıyla bu anlattığımız müslüman insan, bir anlık düzmece ve yalan kabul
ettiğimiz dininin emirlerine uymakla ne dünyada, ne öldükten sonra; ne maddî
olarak ne de manevî olarak hiçbir kayba uğramayacaktır.
Fakat bir anlık kabulümüzün aksine, bu yazıda da açıklamaya çalıştığımız
gibi, onun inandığı ve yaşadığı ilkeler herşeyin yaratıcısı ve sahibi olan
Allah tarafından gönderilmişse yani gerçekse durum ne olacak: İşte o zaman
ne mutlu o ve onun gibi yaşayan insanlara... Onların dünya hayatları da,
ölümleri de, öbür dünyada tekrar dirilip sürecekleri sonsuz hayatları da ne
güzel olacaktır. Ve ne kötü onun inandığı ilkeleri reddeden ve yalanlayan
insanlara ki; onların dünya hayatları da, ölümleri de, öbür dünyada tekrar
dirilip sürecekleri sonsuz hayatları da korku, sıkıntı, acı ve karanlıklar
içinde olacaktır:
"Ey Âdem oğulları! Size kendi içinizden âyetlerimi anlatacak
peygamberler gelir de kim (onlara karşı gelmekten) sakınır ve kendini ıslah
ederse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.", "Allah inananların
dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince,
onların dostu şeytandır; onları aydınlıktan alıp karanlıklara götürür. İşte
bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar." (A`raf Sûresi {7}, 35), (Bakara Sûresi {2}, 257).
M-) Soru: Peki bizler bu peygamberlerin ve dinlerin getirdiği ilkeleri
veya iyiyi ve doğruyu aklımızla bulamaz mıyız?
Cevap: 1-) İnsan aklının önemini kimse inkar edemez. Onu diğer canlılardan
ayıran ve önemli kılan şey akıldır. Kur`ân`a baktığımız zaman da insanları
düşünmeye sevkeden yüzlerce ayet görürüz. Birçok ayetin sonu "Bunda
düşünenler için, akıl sahipleri için ibretler vardır." cümlesiyle biter. Zaten
İslama göre bir insanın dînen sorumlu olması için akıllı olması gerekmektedir.
2-) İnsanlar akıllarıyla dünya hayatı ile ilgili bazı değerleri iyi kötü, doğru
yanlış olarak niteleyip doğruya da ulaşabilirler. Ancak bazen öyle durumlar
olur ki; kişi veya toplum bazında insanlar akıllarıyla yanlışı da doğru gibi
kabullenmeye başlayabilirler.
Mesela bir insan bazı sebeplerden dolayı aklıyla, insanları kandırmayı, tartıda
hile yapmayı veya ona olan bütün iyiliklerine rağmen anne babasına kötü
davranmayı; kendisine zararlı olsa da içki içmeyi, kumar oyanamayı, zina
ederek aids olmayı kendisi açısından mantıklı görmeye başlamış olabilir.
Veya bir toplumun ortak aklı, kendi şerefi için çok küçültücü olsa da
hayvanlara veya kendi elleriyle yaptıkları putlara tapmayı; bir çok yuvanın
yıkılmasına, annesi babası meydanda olmayan birçok gayrı meşrû çocuğun
doğmasına, hastalıklara sebep olmasına, sadakat hislerinin yok etmesine
rağmen zina fiilini işlemeyi; birçok ocağın sönmesine sebep olsa da kumar
oynamayı; ihtiyaç içinde olan insanı acımasızca sömürse de faizi, yıllarca
milyonlarca insana zararı dokunacak olsa da atom bombası ve nükleer silah
kullanmayı kendisi açısından mantıklı görmeye başlamış olabilir.
İşte ilâhî dinlerin emirlerinin önemi bu noktada ortaya çıkar. Gerçek dinin
emirleri ona inanan insan ve toplumların davranışlarını ve aklî kabullerini
kontrol noktasında bir ölçü verir; kişi, toplum ve hatta bütün insanlığın
hayatını bozucu davranış ve kabullere gidilmesini önler; kişi veya topluma
kötü tecrübeler yaşamak zorunda olmadan doğruyu bulma şansı verir. Çünkü
bu emirleri gönderen varlık, bu emilerin uygulanacağı alemi ve içindekileri
yaratan ve onların sahibi olan, dolayısıyla onları en iyi bilen Allah`tır.
3-) Bazen de kişi veya toplumların düşünce ve tecrübeleri yeterince
gelişmemiş olabilir. Bu durumda dinin dünya hayatı ile ilgili emirleri ona
inanan ve uyan kişiye yanlışlara düşmeden doğruya ulaşma şansı verir.
Bu konuda ilk örneği insanlığın yaşamış olduğu "Aids" tecrübesinden vermek
istiyorum. Bildiğiniz gibi Aids`in ana sebebi ilâhî dinlerin şiddetle yasaklamış
olduğu zina fiilidir. İnsanlığın Aids virüsünü keşfi son 5 - 10 yıl içinde oldu.
Şu anda Aids virüsünü kapmış milyonlarca insandan bahsediliyor. Eğer değerli
ve sözü dinlenir kabul edilen şey sadece zina yapmayı meşru gören
tecrübesiz akıl olmasaydı da; bununla birlikte zinayı şiddetle yasaklayan ilâhî
dinlere de kulak verilseydi insanlık Aids gibi bir felaketi tanımayacaktı.
Aynı durum toplumların gençliğini kemiren alkol, uyuşturucu ve
maneviyatsızlık için de geçerlidir.
Bu konudaki diğer örneği de bir kişisel tecrübeden, kendimden, vermek
istiyorum:
Hz. Muhammed (s.a.v) bir sözünde şöyle buyurmuştur: "Müslümanın
müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selam verdiğinde selamını almak,
aksırıp da `Elhamdulillah' dediğinde ona `Yerhamukâllah' (Allah sana rahmet
etsin) demek, hastalandığında ziyaretine gitmek, davet ettiğinde davetini
kabul etmek, öldüğünde cenaze namazını kılmak."
Bendeniz, küçüklük yıllarımda tecrübesiz aklımla bu sözde geçen `davet
edildiğinde daveti kabul etmek gerektiğinin' önemini anlayamamaktaydım.
Ama yaşım ilerleyip de evlenmeye karar vermemin ardından nihayet
düğünümün geldiği gün bu Hak Peygamber tavsiyesinin doğruluk ve önemini
bütün aklım ve kalbimle kavradım. Düğünüme davet edip de geldiğini
gördüğüm kişilerin bu davranışları bana çok büyük bir mutluluk
verdi. İçimden: ``Benim için ne kadar güzel, ne kadar mutluluk verici bir
durum; bu insanlar bana değer verip uzak mesafelerden düğünüme
geldiler. Mutluluğumu benimle paylaşıyorlar. Bu önemli günde bana destek
oluyor ve beni kutluyorlar.'' diye düşündüm. Bugün hala düğünüme gelen
dostlarımı o günkü halleriyle tek tek hatırlıyorum. Buna karşılık davet ettiğim
halde düğünüme gelmeyen insanları da aynı şekilde ama üzülerek
hatırlıyorum.
İşte bu olayda da görüyoruz ki; kişisel olarak tecrübe eksikliğinden dolayı
doğruluğunu aklımın kavrayamadığı bir dînî tavsiye; kazandığım tecrübelerin
ardından bana ne kadar doğru olduğunu gösterdi. Anladım ki; bu tavsiyelere
uymak, arkadaşına olan sevgini ve ona verdiğin değeri gösteriyor; sizi
birbirinize bağlıyor ve sağlam dostluklardan kurulu, sağlam bir topluma
ulaşmayı hedefliyor. Ve yine o zaman anladım ki; bu kadar ince bir dînî
tavsiyeye uymak bile bu kadar önemli ve anlamlı ise; daha büyük dînî emirlere
uymak kim bilir ne kadar büyük ve anlamlıdır...
4-) Yalnız aklın başarısız kalma ihtimalinin yüksek olduğu bir alan vardır ki;
bu da dünyada iken ahireti ilgilendiren inanç ve davranışları tesbit edip
edememe konusudur. İslam alimleri genel olarak insanın kendi aklıyla
yaratıcısı olan Yüce Allah`ı bulabileceğini kabul ederler. Bununla birlikte
kişinin bu inancını tam olarak netleştirebilmesi ve ayrıca varoluş sebebi,
günah, sevap, cennet, cehennem, ahiret, melek ve ibadetler gibi kişinin
düşünmekle ve aklıyla bulamayacağı kavramları bilebilmesi için bir
peygamberin, dolayısıyla da bir dinin varlığı gereklidir.
N-) Soru: Bu yazınızda birçok şey söylediniz ve bir sonuca ulaşmaya
çalıştınız. Fakat ben daha bu işi en başından kabul etmiyorum yani bir
Allah`ın var olduğuna inanmıyorum! Bu konuda ne diyeceksiniz?
Cevap: Sayın ziyaretçi,
Kör bir raslantı veya başıboş, nedensiz ve anlamsız bir evrim sonucu
oluşmasına imkân olmayan; olağanüstü bir mükemmellikle milyonlarca yıldır
işleyişine devam eden şu evren ve çaresiz kaldığınız, korktuğunuz, sıkıntı
duyduğunuz, üzüldüğünüz zamanlarda içinizde beliren, çok büyük ve güçlü
bir varlığa sığınma isteğiniz size sonsuz güç ve bilgi sahibi, kusursuz bir
yaratıcının yani bir Allah`ın var olması gerektiği fikrini vermiyorsa; fakat
bununla birlikte siz son derece güzel bir koku duyduğunuzda o kokuyu
salgılayan bir madde, son derece lezzetli bir yemek yediğinizde onu yapan bir
aşçı, son derece güzel bir müzik dinlediğinizde onu besteleyen bir bestekâr,
son derece güzel bir bina gördüğünüzde ise onu yapan bir mimar olması
gerektiğini aklınıza getiriyorsanız; inanın benim size söyleyebileceğim bir
söz olamaz. Siz öncelikle kendi içinizdeki bu çelişkiyi çözmelisiniz.
O-)Son sözler...
Değerli ziyaretçilerim, bu yazıyı özel olarak internetteki bu web sitem
için bir haftadan fazla çalışarak hazırladım. Bu yazıyla kimseyi kırmayı ve
kimseye hakaret etmeyi amaçlamadım. Sadece benim mensubu bulunmaktan dolayı
çok mutlu olduğum ve bütün hayatım boyunca bana huzur vermiş olan, akla
ve mantığa son derece uygun bulduğum "kolaylık dini" İSLAM`ı siz değerli
ziyaretçilerime kendi çapımda tanıtmak istedim. Müslüman bir ilâhiyatçı
olarak inandığım Hz. Muhammed (s.a.v)`in "Bizden bir söz duyup da onu duyduğu
gibi insanlara ulaştıranın Allah yüzünü ağartsın." sözünün teşviki ve Kur`ân`ın
"Kim İslam`dan başka bir din ararsa bilsin ki, kendisinden böyle bir din asla
kabul edilmeyecek ve o, ahirette kaybedenlerden olacaktır." ayetinin ister
istemez bende bıraktığı mesuliyet hissi de bu yazıyı yazmama sebep oldu.
Eğer herhangi bir şekilde siz değerli ziyaretçilerimin kalbini kırmışsam
bundan dolayı özür diliyor ve şu Kur`ân ayetleriyle yazıma son veriyorum.
Bana herhangi bir mesajınız varsa çekinmeden e-mail gönderebilirsiniz.
Hepinize iyi günler diler, yeni misafirlerle beraber tekrar beklerim...
"De ki: ``Hamd olsun Allah`a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı
daha hayırlı yoksa ona ortak koştukları mı?
Onlar mı hayırlı yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O
suyla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler
bitirdik. Allah`tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onlar sapıklığa devam eden
bir topluluktur.
Onlar mı hayırlı yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarından
nehirler akıtan, yeryüzü için sağlam dağlar yaratan, iki deniz arasına engel
koyan mı? Allah`tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onların çoğu bilmiyorlar.
Onlar mı hayırlı yoksa darda kalana kendisine yalvardığı zaman karşılık veren
ve sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri yapan mı? Allah`tan başka bir
tanrı mı var! Ne kadar da az düşünüyorsunuz!
Onlar mı hayırlı yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu
bulduran, rahmetinin (yağmurun) önünde size rüzgarları müjdeci olarak
gönderen mi? Allah`tan başka bir tanrı mı var! Allah onların ortak
koştuklarından çok yücedir.
Onlar mı hayırlı yoksa ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi
hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allah`tan başka bir tanrı mı var!''
De ki:`Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin.'"
"Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini
çevirip geçerler. Onların çoğu Allah`a ancak ortak koşarak iman ederler. Allah
tarafından kuşatıcı bir felaket gelmesi veya farkında olmadan kıyametin
ansızın kopması karşısında kendilerini emin mi gördüler? De ki: ``İşte bu
benim yolumdur; ben Allah`a çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar aydınlık bir
yol üzerindeyiz. Allah`ı (ortaklardan) tenzih ederim. Ve ben O`na ortak
koşanlardan değilim.''6
İbrahim...
8.Haziran.1999.Salı
Not:
-Yazıya girişteki sözler 1`den 14`e kadar Kur`ân ayetleridir:
- İsra Sûresi {17}, Ayet 23,24,26,29,31,32,34,35,36,38.
- Furkan Sûresi {41}, Ayet 34.
- Zilzal Sûresi {99}, Ayet 7,8.
- Duhâ Sûresi {93}, Ayet 9,10.
- Bakara Sûresi {2}, Ayet 267.
- Maide Sûresi {5}, Ayet 8.
- Şûrâ Sûresi {42}, Ayet 43.
- A`raf Sûresi {7}, Ayet 199.
- Hucurat Sûresi {49}, Ayet 11.
- Hucurat Sûresi {49}, Ayet 12.
- Mutaffifîn Sûresi {83}, Ayet 1,2,3.
- Şuarâ Sûresi {26}, Ayet 181,182,182.
- Nisâ Sûresi {4}, Ayet 29.
- Bakara Sûresi {2}, Ayet 188.
-15`den 38`e kadar olanları ise Hz. Muhammed (s.a.v)`in sözleridir.
- (Buharî, İlim, 11, Meğazi, 60, Edeb 80; Müslim, Cihad 4; Ebû Dâvud, Edeb 20.)
- (Ebû Dâvud, Edeb, 11.)
- (Ebû Dâvud, Edeb, 11.)
- (Ebû Dâvud, Edeb, 3.)
- (Ebû Dâvud, Edeb, 29; İbni Mâce, Edeb, 50.)
- (Ebû Dâvud, Edeb, 24.)
- (Ebû Dâvud, Edeb, 37.)
- (Buhari, Nikâh, 45; Müslim, Buyû` 8, Nikâh, 38,49,52,54,56.)
- (Ebû Dâvud, Edeb, 39.)
- (Nesaî, Zekât 82 {5,92}; Tirmizi, Zekât, 26, {658}; İbni Mace Zekât 28 {1844})
- (Ebû Davud; İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, Akçağ Yayınları, c.17,s.620.)
- (Ebû Dâvud, Edeb, 19.)
- (El Kifaye Fî İlmi`r Rivâye, El-Hatîbu`l Bağdâdî, s.78)
- (Tirmizî Rivayeti.)
- (İbni Mace Rivayeti.)
- (Müslim, İman, 78.)
- (Tirmizî, Birr 62; Hatîb Tebrizî, Mişkatü`l Mesâbîh, III, 1418 {Hadis 5129})
- (İbni Mâce, Sadakât 17.)
- (Buhârî, İlim 2.)
- (Heysemî, Mecmeu`z Zevâid, IV, 63; Ahmed Bin Hanbel, III, 191.)
- (Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 130.)
- (Tirmizi, Fiten, 2 {2610}, Tefsir 2 {3087}; Müslim, Hacc 194 {1218}.)
- (Tirmizi, Radâ, 11 {1162}; Ebû Davud, Sünen, 16, {4682}; İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, Akçağ Yayınları, c.5,s.305; c.17,s.212.)
- (Muvatta, Hüsnü`l Hulk 16, {2,908}.)
Dipnotlar:
1-Muhammed Hamidullah`ın "İslam`a Giriş" (Diyanet-1996) adlı kitabından alıntı yapılmıştır.(Sayfa 32)
2-A.g.e`den alıntı yapılmıştır.(Sayfa 29)
3-Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelâma Giriş, Saim Kılavuz, Ensar Neşriyat-1993.(Sayfa 166-167)
4-A.g.e`den alıntı yapılmıştır.(Sayfa 51)
5-A.g.e`den alıntı yapılmıştır.(Sayfa 52)
6-(Neml Sûresi {27}, 59...64),(Yusuf Sûresi {12}, 105...108) |